27 Aralık 2007 Perşembe
ve
------------------------------------------------------
ya ben çok hızlı yaşıyorum yada dünya çok yavaş dönüyo... zira hiç bir şey için doğru zaman olmadı hiç...
25 Aralık 2007 Salı
yol
bir yol daha vardı,
vardı inan bana.
dünya ışıklarının cümbüşünde yıkanmış,
bugünün gölgelerinin açlığında yıllanmış,
yarıklarında saklayabileceğin kokuşmuş sırlarının
üzerine basıp geçebileceğin…
bir yol daha vardı inan bana, bir yol daha.
yarınları dünlerinden daha uzak,
bulutları güneşin tam alnında,
sığ suları bataklıklardan da kuru…
ve yağmursuz ıslaklıklarında tan vakitlerine doyum olmazdı.
bir yol daha vardı,
ama baktığın yerde değil,
baktığın yöndeydi…
6 Aralık 2007 Perşembe
4 Aralık 2007 Salı
pozitif
siyah beyaz gölgelerimde saklı.
perdenizin aralığından baksam keşke;
kapınızın eşiğinden sızsam...
sizin gölgelerinizde,
farklıdır bilirim...
farklı ruhların kokularını tatsam...
31 Ekim 2007 Çarşamba
istanbul
Derin nefeslerden uzaklaşıp çocuksu mutluluğuma uyandım,
Gökyüzü mavi sandım bugün de yine…
Değilmiş…
Bugün, İstanbul gri,
Bugün İstanbul akıyor başımdan aşağı,
Bugün İstanbul tenha bana…
Bugün İstanbul, Ankara’ya benziyor…
Son günlerde sana benzettiğim yüzleri anımsıyorum şimdi,
Bütün damlalar, almış götürmüş maskelerini…
Bugün bütün sokakları senden arınmış İstanbul’un…
Bugün, İstanbul sana benzemiyor hiç…
Ve bugün; hırçın rüzgârların nefretiyle dertleşmiş,
Geçmişini bağrına basıp, her şeyiyle yüzleşmiş,
Bütün yaşlı sokakları,
Sustu İstanbul’un…
Şimdi İstanbul vursa beynimden beni,
Belki biraz kanar,
Canım acımaz,
Sıcaklığım ruhumu sarar…
Şimdi İstanbul vursa beynimden beni,
Bir sigara daha içebilir miyim diye düşünürüm,
Şimdi vursa,
Hemen mi ölürüm bilmem ki…
Şimdi İstanbul vursa beynimden beni,
Yürüsen, koşsan,
Uzaklaşsan biraz,
Yol alsan…
Şimdi İstanbul vursa beynimden beni,
Kızıllaşır gökyüzü gözlerimde,
Sarhoş olurum,
Sarhoşluğundan bilirim gözlerindeki büyüyü,
Titrediğini anlamam belki,
Ama hissederim ne halt ettiğini…
Şimdi İstanbul vursa beynimden beni,
Belki biraz kanar…
Ama,
Yerime koydukların rahatlatmaz seni…
9 Eylül 2007 Pazar
saklı yorum
senin olmadığın yerde
ay var
doğuyorum her gece
her bulutun kucağına ayrı ayrı
güneş battıkça... düşlüyorum...
gizliyorum
avuçlarımın içindeki
ter damlalarının altına
yazmak istediğim adını
bazen
yağmur damlalarının düştüğü
camların arkasında
pusuyorum
ışık oyunlarına
bilet kesiyorum
kaybolmalıyım
belki turuncuda
belki yarın
sabahın ilk ışığıyla
büyümeliyim...
bulmalıyım seni
gözlerinde
belki rengi döner o zaman
gözlerinin
turuncudan maviye
gözlerinin önündeki siste
saklı yorum...
(aralık 2004)
5 Eylül 2007 Çarşamba
sana...
göreceli sabahlarımda,
siyanür kokulu sokaklarında hayatın...
tut elimi!
sadık akşamlar yitirip,
senin sabahlarında,
sana uyanmak,
güzel...
öylesine
her mevsim gözlerinin ayrı güzelliğe bürünmesini özledim...
saçlarından süzülen yağmur damlalarını,
sıkıldığında hızlı hızlı yürüyüşünü,
sıkıldığımda omzuma yatışını,
sebepsiz sevinçlerini,
yarınsız bugünlerini...
zaman bizi göz göze getirse,
nedensiz sorular sorsam sana,
amaçsız yürüyüşlerde...
içimizdeki her şeyi bir çadıra tıkıp,
ufuksuz denizlere açılsak...
bütün turuncuları geride bırakıp,
mavilere bulansak...
ellerine şiirler yazsam,
duymasam, okusam, anlasam seni yine...
bugün içimden geldin...
kendine iyi bak... sebepsiz, öylesine...
ayrılık
bilmez kim mavi kim kırmızı
her yeri turuncuya bulayıp giderler,
ve yıkıntıların ahengi sanırlar,
toz bulutlarını...
sağırdır ayrılık,
sen dşıında herkes sağırdır zaten o an,
senin duyduklarını duymaz kimse,
ve ninni zanneder ayrılık,
acımak çığlıklarını...
dilsizdir ayrılık
sevgi sözcükleri söylemez onun gibi,
ayrılık,
mutluluktan zanneder, serçe gözyaşlarını...
sevinir...
29 Ağustos 2007 Çarşamba
hüznün gülüşü...
Gözüm takıldı hüznün gülüşüne, ondandır…
Şiirler sever hüznü,
Hüznün bedenimde yürüyüşünü…
Adımlarının adlarını ezberler her gece,
Hece hece, saatlerce…
Sürer bin yıllık geçmişini gözlerimin üstüne,
Gözlerim kapanır,
Ve işte,
Hüznün gülüşü yine…
Ezeli emellerinin zaferlerle sonuçlandırmışçasına,
Heyecanımla beslediği gölgelerini,
Düşürür üstüme…
Bir şiirin gözü kaldı üstümde…
Karanlıklarımda, hüznün gölgelerinde buldu beni o…
Söylesene, neydi benden umduğu…
17 Temmuz 2007 Salı
kilit
aşkın ben hali!
son defa çaldın sanırdım kapımı
acı acı...
ben kapıdan, kapı benden inatçı.
kilitler zaten ruhsuz,
yada embesil birer sanatçı...
kırdılar her bir yerini kalbimin...
ne olur ne biter bilmesem,
hüzünlerimle yetişkin acılar dindirmesem yüreğimde,
keşke diyemeden yaşayabilsem...
girebiliyorsan gir hadi.
oysa aşkın sen hali!
kırılgan topraklara
sular yetiştirmeden alıkoyamazdın kendini değil mi?..
ben kurudum. yorma artık kendini...
çiğ çiğ üzerime düşmekten yorulursun…
demiştim. aldırmadın.
ışıksız pencerelerimde gölgelerin,
karanlık gecelerimde yıldırımların,
kurak kışlarımda sonbaharların vardı…
şimdi kilitlerim,
seni incitirler içimde…
çıkabiliyorsan çık hadi…
16 Temmuz 2007 Pazartesi
zor
zordur gidenin ardından bakmak...
biliyorsun ya işte...
gözlerin hep uzakta
bi duman aramak...
ben ise,
sen gidecek misin diye
tedirgin oldum hep...
zordur bu tedirginliği saklamak...
bunu bilmezsin işte...
23 Haziran 2007 Cumartesi
fotoğraf
sen ne yapıyordun?
“fotoğraf” çekiyordun değil mi...
beraber yansaydık da,
başkaları çekseydi ya fotoğrafımızı...
güzel bir fotoğraf olsaydık,
bir kadraja sığsaydık...
14 Haziran 2007 Perşembe
rüya
parmaklarımın dokuntuğu tahta perdeler yalan,
avuçlarımın uzandığı bütün sesler riya...
mevsimlerin bana bıraktığı bütün miraslar sahteymiş.
birde geride bıraktıkların sahteydi bana...
çarpık, düzensiz, hevessiz nefes alışlarından sezmiştim oysa...
kendini kandırmak için uydurduğun bahanelere boyun eğdim yine de...
n'olur...
yoksa ellerinin soğukluğu muydu irisime yansıyan?
duvarları ören şehirler yıkılsın,
teninde esen rüzgarlar yorulsun artık...
ne olur...
2 Haziran 2007 Cumartesi
zindan
Niye kapanır gözlerim aydınlığa
Ses etmez ruhum, kabullenmiş her şeyi neredeyse…
Çare değil söyleyemediklerimin, haykıramadıklarımın kaynarlığına, kirpiklerimin arasından sızanlar…
Yanıyor beynim
Haber verin saklandığı yerden beni izleyen körler, eriyorum…
Umuyorum nokta olmayı
Cümlenin en sonunda
Hikâyenin bittiği o donuk bakışta
Üç tane değil lakin tek başına…
İkilemlere veda etmiş şarkılar arıyorum kendime…
Tek bir cevapları, yüzlerce soruları olan,
Ne kadar az uyursa o kadar çok yaşayan…
Yaşanmışlıklarla yaşlanmışlıklar arasında sıkışıp kalmış adımları,
Işıklı ayakkabıları,
Pilli oyuncak bebeklerine verecek emirleri olmasın…
Havluyu yüzlerine süren,
Karlara çıplak ayaklarıyla basan…
Şehirlere değil, ışıklara âşık olan,
Başlangıçlara değil, bitişlere heves eden,
Bildiklerinin değil, bilmediklerinin hesabını bilen şarkılar…
Bağımlılık değil ayaklarımın dünyaya besledikleri duygu, bağlılık…
Yüksek topuklu ayakkabıları var insanların…
Yükseklik korkularıyla yaşamaya alışmayı marifet sanan yaşlılık gururları,
Uçmanın tadını nereden bilsin…
Zindan oldu dünyam…
Niye kapanır gözlerim aydınlığa
Aşık olduğum şehirler, muhtacım ışıklarınıza…
Şimdi zamanı mı bilinmez ama,
Bozun alevlerimin gölge oyunlarını…
"hiçkimse"ye...
Batıyor acımasızca, çığlıklarımın gölgelerinden sıyrılmış gözbebeklerime…
Nefessiz dalışlarımdan koptum artık,
Yokuşsuz çıkışlarımdan bıktım…
Yarım kalan bir beste olma içimde,
Minör ya da majörleri terk etmiş kalbimin kirli damarlarından sıyrıl,
Ve yapış sıcak bakışlarımın kaynarlığına…
Sınırları belirsiz bir ruhum ben…
Kısıtlanmış bedenimde;
Uzaklığı değişen,
Sıcaklığı pekişen,
Zehirsiz ve duygusuz yalnızlığımdan,
Dişlerimin araladığı kocaman bir dünyanın karanlığından kopup gelmek istedim sana…
Korkma; veda değil bu…
Korkma; ayrılık da değil.
“hiçbir şey” diye tabir ettiğim boşluğumun,
“sen” diye tabir ettiğim sarhoşluğuma terfisi belki…
Belki de, henüz adını koyamadığım birçok şeyin telafisi…
Affet beni…
İstemeden zorladığım ve zorlandığım anlar olacak…
Kanımın çekildiğini hissettiğim an bütün organlarımdan,
Sadece ve sadece seni, bakışını, gülümseyişini gördüm gözlerimi kapattığımda…
Kapattım gözlerimi, adını her fısıldadığımda…
Ve affet beni…
İstemeden zorlandığım ve zorladığım anlar olacak elbet.
"hiçkimse"ye 2
Kapatsaydın ya ışıkları,
Bulutların sızıntılarına tıkasaydın ya karanlık geceyi,
Ve küçük, ve sevimli ellerinle düşürseydin ya üzerime muhtemel gölgeleri…
Umardım;
Şairsiz akşamların şiirsiz soluklarını,
Mısrasız donuk ıslık çalışlarını,
Noktasız hüznün, notasız cayışlarını o zaman…
Başkalaşmış aynaların,
“Ben”cilleşmiş meleklerin,
Sere serpe yüreklerinde,
Yerle göğü süzüşleri;
Dolunayın muhteşem esmer gülüşleri uyuttu her gece,
Benden uzak, benim içimde, dışıma taşan ışıksız gölgeleri…
Sızıntılarımın yüksek şiddetli tınısından,
Düşüşlerimin derin soluklu tantanasından,
Aklımın mayhoş sarsıntısından…
Yansıdım sana…
Kapatsaydın ya ışıkları…
Bulut sızıntılarına tıkasaydın ya karanlık geceyi,
Ve küçük, ve sevimli ellerinle düşürseydin ya üzerime muhtemel gölgeleri…
Yansımazdım sana o zaman…
Umardım şiirsiz solukların şairsiz akşamlarını,
Donuk ıslıkların mısrasız çalışlarını,
Noktasız cayışların, notasız hüzünlerini o zaman…
(Nouvelle Vague - Guns Of Brixton )
29 Mayıs 2007 Salı
ümit
bir bardak sudaki ışıltıdır...
o kadar çekicidir ki...
bir tekerleğin dönme hızı,
gözün algılayabilme frekansına yaklaştıkça,
anlarız...
ümid etmek, yaralar açıp tuz basmaktır... (işş)
bekledim seni...
sahilde kurulu sofram...
soyundum yalnızlıklarımı,
gel giydir beni ne olur;
bekliyorum...
belki vaktimiz yoktur sonsuzluğa,
hadi;sarıl bana...
kelimeleri seçerken;
üşüyorum...
damlayanlar dondu soğuğumda
26 Mayıs 2007 Cumartesi
niyetsiz şiir
ne gülünü özledim ne dikenini.
seni sevmedim hiç.
ne olduğunuı bilmediğim boşluğumun,
sana terfisiydi sarhoşluğum.
biliyorum
hata bende.
güvenmeyi saygı duymanın bir parçası olarak gördüğüm için,
hep yanıldım hakkında...
ve yenildim...
içindeki meleğin ne kadar derinlerde olduğunu üstünkörü hesaplara dayandırdım hep.
iyi niyetliydim,
seni de iyi sandım.
hep sana söyledim herkesi kendin gibi sanma diye,
ama ben seni kendim gibi sandım...
hatalıyım.
ama yine de haketmedim bütün olan biteni.
haketmedim hiç bir şarkının son nakaratını...
haketmedim yalnızlığı...
bütün hüzünlerine sahip çıktım niyeti belirsiz gecelerin,
ama yalnızlık benim değil...
yalnızlık gecenin;
benim değil...
29 Nisan 2007 Pazar
güçsüzmüşüm meğer...
güçsüzlüğümün sancısıymış beni buraya bağlayan…
gözyaşlarımın kaldırma kuvveti,
bedenimin yere olan itaatine yenik düşüyor artık durmadan…
sormadan nefes alıyorum,
ve geri veriyorum onu solumadan…
varmadan dönüyorum artık,
dönüyorum varmaktan…
8 Nisan 2007 Pazar
about me
* insanları küçümseyecek kadar büyümedim; ama küçümsemeyecek kadar da büyük değilim aslında...
* Dünya nın da bir yanı karanlık , diğer tarafı aydınlık iken... One side of the earth is black , while the other side is light...
* heavy metal is real life, grunge is everything...
* ne kadar az uyursan o kadar çok yaşarsın...
* giz, gizem, sır, tılsım vb şeyler yok bu dünyada... hepimiz elektromanyetik dalgalarız çoğumuz farkında değil... :!: gerçeğiz, ama bu bizim bildiğimiz gerçeklik değil... yada, asıl "gerçek" bizim gerçekten bildiğimiz değil...
* zaman diye birşey yok... şöyle söylemek gerekisre "zaman" denen şey, bizim "zaman" olarak kelimelere döktüğümüz, bu şekilde ifade ettiğimiz bir şey değil... o halde geç kalmak da çok farklı birşey olmalı...
*plaudite amici... comedia finita est.... (alkışlayın dostlar... oyun bitti...)
yarım dünya (alabora)
ellerime, ayaklarıma,
dudaklarıma damlıyor...
bu gece,
yalnızlık yağıyor;
her semtinde aşkın!
üşüyorum;
boğazım acıyor...
uzun zaman oldu lafını etmeyeli
ondandır...
bayram şekeri tadında;
saray kapılarının arasından sızan,
ışıklar gibi,
gözlerini kısıp bakmanı özledim...
onlar gibisin işte!
her sabah kitaplığımda duran,
bi hevesle, heyecanla elime alıp,
bıkmadan usanmadan okuduğum!
her sabah yeniden okumak istediğim!
yağmur yağıyor;
hepsinin sırtında yalnızlık;
diken gibi...
batmasınlar dudaklarıma...!
dudaklarım onlara ninniler söylerdi!
masallar anlatır, şiirler okurdu!
haketmedi ki bunu!
ellerime de batmasınlar;
ellerim zarar vermekten fakirdi,
hep onlara uzandı ellerim...
savaşmaya mecburum!
haritaya gözüm kapalı parmak basamam ki,
kendimle savaşmalıyım...
seninle,
sizinle,
fikirlerinizle... ruhlarınızla...
sıcak bir tabak çorba gibi hayat!
ağzını yakıyor, dili eriyor insanın!
çoğu kez susuyor!
bazen bağırıyor avazı çıkana kadar!
eninde sonunda karnı sdoyuyor!
ekmek olsa da, olmasa da...
rüyalar görüyoruz,
rüyalar gerçekleştiriyoruz,
rüya oluveriyoruz, hayat bundan ibaret!
benim rüyam da sensin işte!
her gece okuduğum kitap,
ruhumun sessizlikteki yansımasısın!
yine yağmur yağıyor!
doğa ne güzel taklit ediyor kendini!
ve ne gizemli bir şekilde kıskanıyor uzağını!
secde eden ağaçlar gördüm,
ıslık çalan kuşlar,
uçan insanlar gördüm...
bende seni kıskandım...
sen bana ne kadar uzaksan,
bende sana o kadar uzak kaldım!
bil işte;
kocaman bir yarımdünya var içimde...
zamanın çığlığı...
isyan
yıldızların parlaklığı neden vurmaz yüzüme?
nöbetler tuttum,
yalanlar sundum kendime...
süsledim alnını gecelerce,
papatyalarla,
güllerle,
taç taç...
bir dünya vakti yeni uyanmışken ben,
sesimi duyan yok mu?
orda saat kaç...
kopuyorum
tutsun deniz beni...
tütsün gökyüzü aşk ve harab türkülerimin dumanlarını...
ağlıyorum...
varsa ruhumu sakinleştirecek bir nefes,
ey rüzgâr gülü; titre...
tüm gücün ve maneviyatınla karış çığlıklarıma...
kopuyorum...
ey samanyolu,
kapat gözlerini...
çoban yıldızına...
emanetçiler sokağı
senin çığlıkların onlar... sana aitler... hala içimdeler. ben sana dememişmiydim neyin varsa al öyle git diye? ha! dememiş miydim dayanamam buna diye... yokluğun da bana ait değil! onu da al. bardağımda dudak izlerin var. penceremdeki yanak izin hala orda.
halbuki temizlikçi kadına söylemiştim en ufak bi iz kalmasın diye. fazladan para da vermiştim halbuki. meğer para değilmiş onun istediği... ben mişim. içimmiş meğer...
ama olmazdı ki. sen alıp gitmedin ki herşeyi. dedim ya penceremde yanak izin duruyo hala. dışarıya bakmaya korkuyorum. temizlikçi kadına söylemiştim evi çok iyi havalandır diye ama hala kokun var. onu da bırakıp gittin...
gözlerin hala bende. onlarla bakamıyorum kimseye. temizlikçi kadın onları gördüğünde gözlerimde, çok üzülmüştü...
hakkımız yoktu bunu ona yapmaya... en çok benim hakkım yoktu. onun bi suçu yoktu ki! acıma ortak ettim onu da. seni temizlesin diye tuttum onu. ama o farkında değildi.
ama o kendi gözleriyle bakıyodu bana. onun penceresinde bi başkasının yanak isi yoktu! penceresine bi iz bırakmamı istemişti belki de benden sadece.
konuşmamı istemişti onunla. ben gibi... dilin hala dişlerimin arasındaydı. konuşturmadın beni. senin yüzünden üzdüm temizlikçi kadını...
konuştuklarını duymamı ve anlamamı istemişti ama! senin kulaklarındı onlar. senin kulaklarınla duyduklarından birşey anlamamıştım ki!
meğer ben mişim istediği... ben bilmiyordum bunu. ama demiştim ona çok titiz olmalısın diye. onun da hatası vardı. bunca pisliğin içinden çıkamayacaksa neden gelmişti içime? içimde sokulacak bi köşe açamayacaksa, bana gözlerini kulaklarını dilini vermeyecekse, ve kendi yanak izini koyamayacaksa pencereme...
ben mi izin vermemiştim buna?
ağacını hatırlıyor musun bahçemdeki! sulamamıştın ama solmamıştı. neden kesmemişti o ağacı? anlayamıyorum... ?
.....
kahretsin! temizliçi kadını aramalıyım... sanırım bütün senden kalanların yerine kendilerininkini bırakmış! ya gelip alsın herşeyini, yada ben bu satırları ona da yazarken yine yeni bişeylerin farkına varıcam...!
neden hep emanet şeyler kullanıyorum ki! benimkilere ne oldu?
ne yaptın onlara? belki ben biyerlerde bıraktım! belki farkında olmadan temizlikçi kadına bıraktım!
ya başka biri de ondan penceresine bir iz bırakmasını isterse? gidip her şeyime sahip çıkmalıyım. yoksa sokaklar emanetçilerle dolacak!
bir gün paramparça olacak insanlar... herkes bir gün birbirine benzicek birbirinden kalanları anımsayacak! ama kimse bunun farkına varmayacak. kimse kendini kullanmayacak o zaman...
buna hakkım yok...
iki şiir
şiir olmak kolay değil...
nerden bakarsan bak aynı yeri görmek,
aynı şekilde yorumlamak,
aynı reaksiyonların gölgelerinde boğulmak...
boğulmaktan kaçmak,
kaçmamak,
yada kaçamadığını sanmayı hazmetmek...
özlediğin an,
battığın kumların arasındaki inci tanesisin...
nefes almak, yaşamanın ilk kuralı değil...
bazen, saçmalamaktır yaşamak...
tat aldığının farkında olmayanlardan olma...
seni seven insanlar tanıyorum...
HAYAT
ben hayata tutundum,
yandım...
hayat bana tutundu,
dondu...
tutunduk biririmize,
sıkıldık...
bıraktık birbirimizi,
özledik...
suçluyduk,
haklıydık,
küsemedim,
barışmadık.
bul beni
Şakaklarımdan fışkırmak üzere...
Sanki Everest'in tepesindeyim.
Ben yorgunluk kahvesinin,
Gözden ırak telvesindeyim.
Bul beni...
Aldığım nefesi veremeyecek gibi oluyorum...
Derin derin kök salıyorum sana,
Yaşlı bir şehrin, genç ışıklarında...
boşaltın caddeleri
dinamit gibi sıkıştırmışlar zorla sanki…
boşluklara da barut serpmişler…
dokunsana,
fazla sarsma ama...
yavaş yavaş ele beni,
sarsıntıdan patlayabilirim…
bir damla alkollük kan kalmış şakaklarımda,
bir sigaralık nefes,
bir adımlık uzak,
bir anlık yakın…
nankör insanların gözyaşları gibi,
terkedilmiş yalnızlık gibi,
bir sürü şey gibiyim işte…
bir notalık melodim kalmış bu dünyada…
kirpiklerim vuslat nedir unutmuş yazık…
renklerin güzellikleri,
nerdesiniz?
girsenize rüyalarıma…
en vefalılarınız siyah ve gri miydi?
düşmesin gölgeleriniz artık üstüme…
gökkuşağına da küstüm.
tükendi ışık oyunlarına kestiğim biletler.
yakında o da vizyona girer zaten…
bakmayın öyle…
ellerim titremiyo benim,
yüzümü yıkadım sadece…
hadi…
boşaltın caddeleri…
bize göre değil benim şarkılarım…
hafif gelir size,
yine de kaldıramazsanız, üzülmeyin…
yeni şarkılar söylemeye öyle yakınım ki,
sizden biri olmaya,
yeni eskitilmiş pişmanlıklardan söz etmeye,
bardaktaki suyu yarım bırakmaya,
öyle yakınım ki…
nerde yakın bir dal varsa tutunmaya,
eskisini kırarak, yakıp yıkarak…
eski şiirlerimi özlemeye öyle yakınım ki…
yeniden boyamak istiyorum ben buraları…
hadi, boşaltın caddeleri…
ağlıyorum
Zamanın geçişine ağlıyorum…
Ağlıyorum hala şiir yazabiliyorken bile bu dünyada bu dünyanın insanlarıyla aynı sokakların tozunu toprağını günahını ve sevabını paylaştığım için…
Ağlıyorum kaybetmeyi bildiğim için… Ağlıyorum, kaybettiğimde ağlayacağım şeylere sahip olduğum için…
Biterken: kargo – renklerin içinde çalıyordu…
adsız.txt
yorgun bi cenaze gibi...
ahtapotun sekiz kollu sallanan sandalyesi gibi...
yağmur gibi
sel gibi...
ben son damla oldum dışıma...
ben bi bardağım aslında.
içim dışıma öyle bir sığdı ki,
dışımın içindeki bütün sıvı taştı heryerimden...
ve fışkırırken öyle güzeldi ki...
sanki; her bir damla ayrı bir rengiydi gökkuşağının...
sanki içime düşen her yıldırım,
dışımdan taşan her damlaya ayrı bi güzeldi ,
ayrı bi güzel yansıdı yüzüme ışığı...
yorgunum ben...
sallanan sandalyeye ihtiyacım var artık ...
galiba;
yuvarlak bir çizgiyim ben...
nerden baksan aynı değil yüzüm,
ay değilim ki,
parlamıyorum...
olmaması gereken bir şiirdi bu belki...
kimbilir belki 'ben'imdir bu,
dışıma taşan...
ışıkları görüyor musun?
