29 Nisan 2007 Pazar

güçsüzmüşüm meğer...

baharın coşkusu sanırdım,
güçsüzlüğümün sancısıymış beni buraya bağlayan…
gözyaşlarımın kaldırma kuvveti,
bedenimin yere olan itaatine yenik düşüyor artık durmadan…
sormadan nefes alıyorum,
ve geri veriyorum onu solumadan…
varmadan dönüyorum artık,
dönüyorum varmaktan…

8 Nisan 2007 Pazar

about me

* insanları küçümseyecek kadar büyümedim; ama küçümsemeyecek kadar da büyük değilim aslında...

* Dünya nın da bir yanı karanlık , diğer tarafı aydınlık iken... One side of the earth is black , while the other side is light...

* heavy metal is real life, grunge is everything...

* ne kadar az uyursan o kadar çok yaşarsın...

* giz, gizem, sır, tılsım vb şeyler yok bu dünyada... hepimiz elektromanyetik dalgalarız çoğumuz farkında değil... :!: gerçeğiz, ama bu bizim bildiğimiz gerçeklik değil... yada, asıl "gerçek" bizim gerçekten bildiğimiz değil...

* zaman diye birşey yok... şöyle söylemek gerekisre "zaman" denen şey, bizim "zaman" olarak kelimelere döktüğümüz, bu şekilde ifade ettiğimiz bir şey değil... o halde geç kalmak da çok farklı birşey olmalı...

*plaudite amici... comedia finita est.... (alkışlayın dostlar... oyun bitti...)

yarım dünya (alabora)

yağmur yağıyor...
ellerime, ayaklarıma,
dudaklarıma damlıyor...
bu gece,
yalnızlık yağıyor;
her semtinde aşkın!


üşüyorum;
boğazım acıyor...
uzun zaman oldu lafını etmeyeli
ondandır...


bayram şekeri tadında;
saray kapılarının arasından sızan,
ışıklar gibi,
gözlerini kısıp bakmanı özledim...


onlar gibisin işte!
her sabah kitaplığımda duran,
bi hevesle, heyecanla elime alıp,
bıkmadan usanmadan okuduğum!
her sabah yeniden okumak istediğim!


yağmur yağıyor;
hepsinin sırtında yalnızlık;
diken gibi...
batmasınlar dudaklarıma...!


dudaklarım onlara ninniler söylerdi!
masallar anlatır, şiirler okurdu!
haketmedi ki bunu!


ellerime de batmasınlar;
ellerim zarar vermekten fakirdi,
hep onlara uzandı ellerim...


savaşmaya mecburum!
haritaya gözüm kapalı parmak basamam ki,
kendimle savaşmalıyım...
seninle,
sizinle,
fikirlerinizle... ruhlarınızla...


sıcak bir tabak çorba gibi hayat!
ağzını yakıyor, dili eriyor insanın!
çoğu kez susuyor!
bazen bağırıyor avazı çıkana kadar!
eninde sonunda karnı sdoyuyor!
ekmek olsa da, olmasa da...


rüyalar görüyoruz,
rüyalar gerçekleştiriyoruz,
rüya oluveriyoruz, hayat bundan ibaret!


benim rüyam da sensin işte!
her gece okuduğum kitap,
ruhumun sessizlikteki yansımasısın!


yine yağmur yağıyor!
doğa ne güzel taklit ediyor kendini!
ve ne gizemli bir şekilde kıskanıyor uzağını!
secde eden ağaçlar gördüm,
ıslık çalan kuşlar,
uçan insanlar gördüm...
bende seni kıskandım...
sen bana ne kadar uzaksan,
bende sana o kadar uzak kaldım!

bil işte;
kocaman bir yarımdünya var içimde...

zamanın çığlığı...

Zamanın çığlığı pencereme dayanmışken, hanginizin dudaklarına dolanan şarkıları paylaşmak için can atmadım ki...

isyan

söyle samanyolu!
yıldızların parlaklığı neden vurmaz yüzüme?
nöbetler tuttum,
yalanlar sundum kendime...
süsledim alnını gecelerce,
papatyalarla,
güllerle,
taç taç...
bir dünya vakti yeni uyanmışken ben,
sesimi duyan yok mu?
orda saat kaç...

kopuyorum

kopuyorum...
tutsun deniz beni...
tütsün gökyüzü aşk ve harab türkülerimin dumanlarını...
ağlıyorum...
varsa ruhumu sakinleştirecek bir nefes,
ey rüzgâr gülü; titre...
tüm gücün ve maneviyatınla karış çığlıklarıma...
kopuyorum...
ey samanyolu,
kapat gözlerini...

çoban yıldızına...

sen... gözkırpan ıssız adaları, deniz fenerleri arasında, gökten inen meleklerin ışık sızıntılarını kıskandırmak için yaratılmışsın sanki... kör kanyonlar, bulut saçaklarının büyüleyiciliğini kıskanmamak için seni bahane ettiler... daha yukarıda, çok daha güzeli varken... sen olmasaydın, bulutlar bunu hazmetmek için ağlamayacaklardı o zaman... o zaman bulutlar hırslarını almak için kaptanlara meydan okumayacaklardı açık denizlerde... oysa kaptanların tek suçu seni sevmeleriydi... rotasız gemi olmaz... kaptanların tek suçu rotasını sana göre belirlemesiydi... çoban yıldızına...

emanetçiler sokağı

çığlıkları duyuyor musun? duyuyor olmalsın. gaipten gelmiyo onlar değilmi? duyuyorsun biliyorum. beni en iyi tanıyan sensin. bazen öyle şiddetleniyor ki göremiyorum hiçbirşeyi... bazen... aklım karışıyo işte böyle konuşamıyorum... susamıyorum da. sustukça üzerime geliyolar. ellerimi bağlıyolar gözlerimi kapatıp saçlarımı okşuyolar... korkuyorum bazen. bilirsin... bi tek sen bilirsin...
senin çığlıkların onlar... sana aitler... hala içimdeler. ben sana dememişmiydim neyin varsa al öyle git diye? ha! dememiş miydim dayanamam buna diye... yokluğun da bana ait değil! onu da al. bardağımda dudak izlerin var. penceremdeki yanak izin hala orda.
halbuki temizlikçi kadına söylemiştim en ufak bi iz kalmasın diye. fazladan para da vermiştim halbuki. meğer para değilmiş onun istediği... ben mişim. içimmiş meğer...
ama olmazdı ki. sen alıp gitmedin ki herşeyi. dedim ya penceremde yanak izin duruyo hala. dışarıya bakmaya korkuyorum. temizlikçi kadına söylemiştim evi çok iyi havalandır diye ama hala kokun var. onu da bırakıp gittin...
gözlerin hala bende. onlarla bakamıyorum kimseye. temizlikçi kadın onları gördüğünde gözlerimde, çok üzülmüştü...
hakkımız yoktu bunu ona yapmaya... en çok benim hakkım yoktu. onun bi suçu yoktu ki! acıma ortak ettim onu da. seni temizlesin diye tuttum onu. ama o farkında değildi.
ama o kendi gözleriyle bakıyodu bana. onun penceresinde bi başkasının yanak isi yoktu! penceresine bi iz bırakmamı istemişti belki de benden sadece.
konuşmamı istemişti onunla. ben gibi... dilin hala dişlerimin arasındaydı. konuşturmadın beni. senin yüzünden üzdüm temizlikçi kadını...
konuştuklarını duymamı ve anlamamı istemişti ama! senin kulaklarındı onlar. senin kulaklarınla duyduklarından birşey anlamamıştım ki!
meğer ben mişim istediği... ben bilmiyordum bunu. ama demiştim ona çok titiz olmalısın diye. onun da hatası vardı. bunca pisliğin içinden çıkamayacaksa neden gelmişti içime? içimde sokulacak bi köşe açamayacaksa, bana gözlerini kulaklarını dilini vermeyecekse, ve kendi yanak izini koyamayacaksa pencereme...
ben mi izin vermemiştim buna?
ağacını hatırlıyor musun bahçemdeki! sulamamıştın ama solmamıştı. neden kesmemişti o ağacı? anlayamıyorum... ?

.....

kahretsin! temizliçi kadını aramalıyım... sanırım bütün senden kalanların yerine kendilerininkini bırakmış! ya gelip alsın herşeyini, yada ben bu satırları ona da yazarken yine yeni bişeylerin farkına varıcam...!
neden hep emanet şeyler kullanıyorum ki! benimkilere ne oldu?
ne yaptın onlara? belki ben biyerlerde bıraktım! belki farkında olmadan temizlikçi kadına bıraktım!
ya başka biri de ondan penceresine bir iz bırakmasını isterse? gidip her şeyime sahip çıkmalıyım. yoksa sokaklar emanetçilerle dolacak!
bir gün paramparça olacak insanlar... herkes bir gün birbirine benzicek birbirinden kalanları anımsayacak! ama kimse bunun farkına varmayacak. kimse kendini kullanmayacak o zaman...

buna hakkım yok...

iki şiir

YAŞAMAK
şiir olmak kolay değil...
nerden bakarsan bak aynı yeri görmek,
aynı şekilde yorumlamak,
aynı reaksiyonların gölgelerinde boğulmak...
boğulmaktan kaçmak,
kaçmamak,
yada kaçamadığını sanmayı hazmetmek...
özlediğin an,
battığın kumların arasındaki inci tanesisin...
nefes almak, yaşamanın ilk kuralı değil...
bazen, saçmalamaktır yaşamak...
tat aldığının farkında olmayanlardan olma...
seni seven insanlar tanıyorum...

HAYAT

ben hayata tutundum,
yandım...
hayat bana tutundu,
dondu...
tutunduk biririmize,
sıkıldık...
bıraktık birbirimizi,
özledik...
suçluyduk,
haklıydık,
küsemedim,
barışmadık.

bul beni

Kalbimin damarlarıma pompaladığı zehir,
Şakaklarımdan fışkırmak üzere...
Sanki Everest'in tepesindeyim.
Ben yorgunluk kahvesinin,
Gözden ırak telvesindeyim.
Bul beni...
Aldığım nefesi veremeyecek gibi oluyorum...
Derin derin kök salıyorum sana,
Yaşlı bir şehrin, genç ışıklarında...

boşaltın caddeleri

öyle çok şey var ki içimde,
dinamit gibi sıkıştırmışlar zorla sanki…
boşluklara da barut serpmişler…
dokunsana,
fazla sarsma ama...
yavaş yavaş ele beni,
sarsıntıdan patlayabilirim…
bir damla alkollük kan kalmış şakaklarımda,
bir sigaralık nefes,
bir adımlık uzak,
bir anlık yakın…
nankör insanların gözyaşları gibi,
terkedilmiş yalnızlık gibi,

bir sürü şey gibiyim işte…
bir notalık melodim kalmış bu dünyada…
kirpiklerim vuslat nedir unutmuş yazık…
renklerin güzellikleri,
nerdesiniz?
girsenize rüyalarıma…
en vefalılarınız siyah ve gri miydi?
düşmesin gölgeleriniz artık üstüme…
gökkuşağına da küstüm.
tükendi ışık oyunlarına kestiğim biletler.
yakında o da vizyona girer zaten…
bakmayın öyle…
ellerim titremiyo benim,
yüzümü yıkadım sadece…
hadi…
boşaltın caddeleri…
bize göre değil benim şarkılarım…
hafif gelir size,
yine de kaldıramazsanız, üzülmeyin…
yeni şarkılar söylemeye öyle yakınım ki,
sizden biri olmaya,
yeni eskitilmiş pişmanlıklardan söz etmeye,
bardaktaki suyu yarım bırakmaya,
öyle yakınım ki…
nerde yakın bir dal varsa tutunmaya,
eskisini kırarak, yakıp yıkarak…
eski şiirlerimi özlemeye öyle yakınım ki…
yeniden boyamak istiyorum ben buraları…
hadi, boşaltın caddeleri…

ağlıyorum

kimin umurunda senin şiirin, senin resmin, senin sesin, senin ütopyan… Kim umursamış senin bir yudum suya olan saygını? Kimlerin kaybedişlerinin sende yarattığı gölgelerden kimin canı yanmış ki… Her vedadan sonra bir şiir yazmaya alışıyor insan… Ama her şiir bir kaybedişi de getirdiğinde, boku çıkıyor bütün bu insanlık felsefesinin hiç uyumayan gözbebeklerimde… Saygı duyduğum her şeyi şiirlerime gizledim ben… İnsanların sesini resmini ütopyasını kavgasını saygısını hep şiirlerime gizledim… İnsanların neyi nereye gizlediklerini bilmeyişini gizledim ben şiirlerime...

Zamanın geçişine ağlıyorum…

Ağlıyorum hala şiir yazabiliyorken bile bu dünyada bu dünyanın insanlarıyla aynı sokakların tozunu toprağını günahını ve sevabını paylaştığım için…

Ağlıyorum kaybetmeyi bildiğim için… Ağlıyorum, kaybettiğimde ağlayacağım şeylere sahip olduğum için…

Biterken: kargo – renklerin içinde çalıyordu…

adsız.txt

sen hiç bardağı taşıran o son damla oldun mu...
yorgun bi cenaze gibi...
ahtapotun sekiz kollu sallanan sandalyesi gibi...
yağmur gibi
sel gibi...

ben son damla oldum dışıma...
ben bi bardağım aslında.
içim dışıma öyle bir sığdı ki,
dışımın içindeki bütün sıvı taştı heryerimden...

ve fışkırırken öyle güzeldi ki...
sanki; her bir damla ayrı bir rengiydi gökkuşağının...
sanki içime düşen her yıldırım,
dışımdan taşan her damlaya ayrı bi güzeldi ,
ayrı bi güzel yansıdı yüzüme ışığı...

yorgunum ben...
sallanan sandalyeye ihtiyacım var artık ...

galiba;
yuvarlak bir çizgiyim ben...
nerden baksan aynı değil yüzüm,
ay değilim ki,
parlamıyorum...



olmaması gereken bir şiirdi bu belki...
kimbilir belki 'ben'imdir bu,
dışıma taşan...

ışıkları görüyor musun?

4 Nisan 2007 Çarşamba

i'll wright

i am trying anything else different,
oh! not different maybe, it looks different...